Doppler; Erlend Loe

Yazar : Pazartesi, Ağustos 15, 2016 , ,

Doppler; Erlend Loe

''Düze çıkmak istiyorsak dünya halkları ve dinleri birbirlerine ellerini uzatmalılar ama bunun işe yarayacağına hiç inanmadığımı itiraf etmeliyim. Şimdi olanların yok olması ve yerlerine yeni bir insanlığın gelmesi gerek.''

''Gregus (oğlu) dört yaşında okumaya başladıysa, ben daha ne olduğunu anlamadan 2.-3. sınıf konularıyla uğraşacaktır. Bu durdurulmalı. Zekasını kökünden kurutmalı. Gregus medeniyete geri dönmeyecek.''

''Akıllı olmam beni engelledi. Küçük Toblerone'lar akıllı. Babanın ailesine düşkünlüğünü gösterir. Büyük Toblerone'lar akıllı olamayacak kadar kocaman. Aşırıya kaçıyor, satın alanlar hakkında muğlak bir hikaye anlatıyor. Onun yeme sorunu var. O yalnız. O tuhaf biri. O herşey olabilir. (Havaalanlarında satılan dev Toblerone çikolatasından neden hiç almadığını anlatıyor) ''

'' Yine akıllı olmaya çalıştım Kendi kendimeyken, akıllı olmamaya karar vermişken bile akıllıyım. Bu bir hastalık.''

''Ormana taşınmam belki onun kafasını karıştırır ve genel olarak hedef küçültür. Tabi henüz iş işten geçmemişse. Başarı henüz onu ele geçirmemiş, iliğine kemiğine işlememişse. İnsan bir kez başarılı olmayagörsün, çevresinden övgüler almaya devam etmek için elinden geleni ardına koymaz.'' 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bir anda önüme çıkmaya başladı Doppler. Sonunda kitap konusunda güvendiğim isimlerden Damla instagramda paylaşıp, etkisinden kurtulamadım yazınca sipariş ettim.

Kitabın adı, kahramanın soyadından geliyor..Andreas Doppler işleri yolunda, başarılı bir evliliği olan, 3-4 yaşlarında bir oğlan, ergen bir kız babası iken bisikletten düşüyor. Oldukça kötü bir düşüş bu; yarım saat yerinden kalkamıyor ve o yarım saat zarfında içten içe manasız bulduğu (yeni banyo için fayans seçimi, Tren Thomas'ın jenerik şarkısı, yüzeysel arkadaş toplantıları) bir çok düşünceden azat olduğunu, ormanın sesleri-renkleri-kokuları içinde ne kadar mutlu olduğunu fark ediyor.

Yaşantısının geri kalanını ormanda, para ile temas etmeden geçirmeye karar veriyor. İhtiyaçlarını bazen hırsızlık bazen de geyik eti takası ile karşılamayı başarıyor. Arada yanına uğrayan karısını hiç umursamıyor.

Hikaye bu. 110 sayfalık ince bir kitap. Derin bir felsefe veya ince bir edebiyat zevki, farklı bir kelime kullanımı, yaratıcı bir yazarlık tarzı vb yok.

Özellikle bugünlerde hepimize çok çekici görünen Norveç'li bir yazarın kaleminden böyle bir medeniyet manifestosu okumak cezbetti belki de insanları. Ne de olsa İskandinav ülkelerinde acayip bir refah, sonsuz bir mutluluk var sanıyoruz. Yazar o çok başarılı, paralı hayatının ipliğini pazara çıkarıyor ve bir geyik yavrusu ile arkadaş oluyor.

Sonuç olarak okunur ama çok da aman aman , olağanüstü bulmadığımı belirteyim.

Ayrıca , az gelişmiş ülke halklarının bir ömür peşinden koştuğu özgürlük - eşit haklar- adalet gibi kavramları en hakiki şekliyle yaşayıp sonra da ''Çok mutsuzum yeaaa'' havasına giren bu İskandinav ırkına da sinir oluyorum. Nedir kardeşim bu depresyon? Gidip ormanda zavallı geyiğin annesini öldüreceğine gel bak, Yunanistan'ı geçince ne aksiyonlar, ne dramlar, ne maceralar var. Vallahi bir an bile sıkılmaz, o kaçmaya uğraştığın  medeniyetin topraklarına dönmek için adak üstüne adak adarsın. (Erlend Loe kusuruma bakmasın, bugün böyle :)

Benzer Yazılar

0 yorum